eleştirel pedagoji

Journal of Critical Pedagogy
  • https://www.facebook.com/elestirelpedagojidergisi
  • https://www.twitter.com/elestirelpedagoji

66 Nasıl Bir Eğitim, Nasıl Bir İnsan, Nasıl Bir Toplum: 2023 Eğitim Vizyonu Üstüne Mustafa Günay

Nasıl Bir Eğitim, Nasıl Bir İnsan, Nasıl Bir Toplum:

2023 Eğitim Vizyonu Üstüne

 

Mustafa Günay

 

2023 Eğitim Vizyonu[1], felsefecilerimiz tarafından yeterince tartışılmadı, çözümlenmedi ve eleştirilmedi. Konuyla ilgili duyarlık gösteren ve eleştirel çözümlemeler yapan akademisyenlerin yok denecek kadar az olması dikkat çekici. 

“Eğitim Pratiğimiz ve 2023 Eğitim Vizyonu Kongresi ve Çalıştayları” kapsamında bir grup akademisyenin katılımıyla Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda sunulan bildiriler de Türk Eğitim Vizyonu Üzerine Değerlendirmeler[2] adıyla yayımlandı. Söz konusu kitapta “Felsefi Perspektif” başlıklı bölümde bazı felsefecilerin yazıları yer almakla birlikte, bunlar, vizyon belgesine eleştirel bakan yazılar değil. Diğerleri de felsefeden oldukça uzaktı. Dolayısıyla vizyon belgesinin felsefi bir okuması, yorumu ve eleştirisi yapılmaktan özellikle kaçınılmış gibi görünmektedir. Ayrıca bu belgeyi yeterince ve özenle okumadan lehinde açıklamalar yapan felsefeciler de bulunmaktadır. 

Daha önce bir yazımda vizyon belgesinin felsefi temelinin olup olmadığını ele aldığım için[3] bu yazıda daha çok belgede ilahiyata yapılan tutkulu vurguya değinmek ve imam hatip okullarına yönelik iddia ve temellendirmeleri ele almak yerinde olur diye düşünüyorum. Çözümlemesini ve değerlendirmesini yapacağım metin/açıklama, 2023 Eğitim Vizyonu’nun 92. sayfasında şu şekilde yer almaktadır:

 

“Örgün eğitim sisteminde din eğitimini kurumsallaştırmak amacıyla oluşturulmuş olan imam hatip okulları, zamanla genel eğitim içinde algılanan bir eğitim kurumuna dönüşmüştür. Çocuklarının akademik eğitim alırken aynı zamanda bazı temel dinî bilgileri de almasını isteyen veliler imam hatip okullarını tercih etmektedir. Devletin, öğrencileri dinin temel kaynaklarıyla doğru şekilde tanıştırması, imam hatip okullarının toplum tarafından sahiplenilmesini sağlamıştır. Hiçbir okul türündeki öğrencimiz bir diğerinden daha avantajlı ya da dezavantajlı değildir. Hepsi hak temelli bir bakış açısıyla her türlü desteğe layıktır. Yetişkinlerin çocuklar üzerinden bir tartışma alanı oluşturması çocuklara zarar vermektedir. Tartışmalarla oluşan ayrımcı dilin ortadan kalkması ve çocuklarımızın ruh sağlığının zarar görmemesi için uzlaşmacı ve kapsayıcı bir bakış açısı hayata geçirilecektir. Veriye dayalı bilgilendirmelerle imam hatip ve diğer okullara yönelik yanlış yönlendirmelerin önüne geçilecektir.

Bazı mihraklar tarafından dünyada giderek artan İslam’ı şiddetle bağdaştırma eğilimleri ve çoğalan marjinal grupların varlığı karşısında Türk eğitim sistemi içinde telif bir model olarak imam hatip okullarının önemi ön plana çıkmaktadır. Ciddi toplumsal değişimlerin tecrübe edildiği günümüzde yaşanan değer krizlerine ve belirsizliklere ülkemiz adına çözüm sunabilecek yapılar arasında imam hatip okulları da yer almaktadır. Sağlıklı bir din perspektifi sunmak için imam hatip okullarında eğitim görmekte olan çocukların her yönden gelişmesi şarttır. Bu suretle evrensel karakteri güçlendirilecek İmam Hatip Okullarının millî bir model olarak başka ülkelere örnek olma potansiyeli artacaktır.”(s. 92)

Milli Eğitim’in politikalarını hangi düşünce, amaç ve temellendirmelerle yürüttüğünü açıklayan bu metinde tartışılması gereken pekçok husus bulunmaktadır. Bu noktada öncelikle konuya ve sorunlara tarihsel bir bakışla yönelmenin gerekliliği unutulmamalıdır. Tarih bilincinden yoksun insanlara yaşanmış geçmişi yok sayarak başka bir tarih uydurulabilir. Tarihimize yönelik çarpıtmaların yoğunlaştığı bir dönemde yaşıyoruz.

2023 Eğitim Vizyonu Belgesi’nde “Örgün eğitim sisteminde din eğitimini kurumsallaştırmak amacıyla oluşturulmuş olan imam hatip okulları, zamanla genel eğitim içinde algılanan bir eğitim kurumuna dönüşmüştür” denilmekte.

Burada imam-hatip okullarının zamanında hangi amaçla ve gerekçeyle açıldığı gözardı edilmektedir. Öncelikle imam ve hatip ihtiyacını karşılamak söz konusuydu. “Zamanla” deniyor ya, bu konuya zamansal/tarihsel olarak bakmak yerinde olur. Bu okulları 1950 seçimlerinden sonra Demokrat Parti açtı. 70 yıllık bir süre içinde bugünlere gelindi. 70 yıllık tarih içinde bazı dönüm noktaları/kırılma anları yer almaktadır. Politik iktidarın yapısına, konjonktüre göre eğitimde islamcılaşma/dinselleşme giderek artan bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. Din eğitimi alanındaki okul ve öğrenci sayılarındaki artış, eğitim alanında nerden nereye geldiğimizi göstermekte ve Cumhuriyet’e beslenen kin ve düşmanlığın boyutlarını da ortaya koymaktadır.

Belgede şöyle denilmektedir: “Çocuklarının akademik eğitim alırken aynı zamanda bazı temel dinî bilgileri de almasını isteyen veliler imam hatip okullarını tercih etmektedir.”

Elbette bu okulları tercih eden veliler vardır. Ancak burada tartışılması gereken daha önemli başka hususlar da yer almaktadır: acaba öğrencilerin hepsi isteyerek mi gönüllü mü gitmektedir bu okullara? Velilerin zorlaması söz konusu mudur? Özellikle günümüzde belirginleşen başka bir sorun da, velilerin/öğrencilerin bu okulları seçmek zorunda bırakılmasıdır. Dolayısıyla hemen her şehirde sürekli çoğalan bu okulları doldurabilmek için açık ya da örtük yapılan uygulamaların da tartışılması ve bunların terkedilmesi gerekir. Ama MEB ve onun asıl yol göstericisi ve belirleyicisi olanlar bu okullarda okuyan öğrenci sayısının ne kadar olması gerektiğini yıllardan beri açıklayıp duruyorlar. Ayrıca MEB’in dinsel cemaat ve kurumlarla artarak süren işbirlikleri ve faaliyetleri de eğitimin dinselliğin gölgesinde/karanlığında sürüp gitmesine yol açmaktadır. Din eğitimi verilmesi başkadır, eğitimin dinselleştirilmesi ve cemaatlere terkedilmesi başka bir şeydir. Temel dinsel bilgilerin verilmesi hususu söz konusu okulların kuruluşu ve artırılması konusunda ikna edici bir gerekçe değildir. Bakış açısı politiktir. İslamcı politikanın kitle tabanıyla ilişkisi gözardı edilmemelidir. Dinsel dogmaların ve kuralların belirlediği bir toplum ve devlet projesinin ne yazık ki iktidar eliyle sürdürülmesidir yapılanlar. En kötüsü de imam hatipleri kuran ve geliştiren zihniyetin diğer okullara, müfredatlarına taşınması da başka bir sorundur. Dinsel içerikli dersler diğer okul türlerinde giderek artırılmış ve eğitimde dinselleşmenin boyutları büyümüştür.

Belgede şöyle denilmektedir: “Devletin, öğrencileri dinin temel kaynaklarıyla doğru şekilde tanıştırması, imam hatip okullarının toplum tarafından sahiplenilmesini sağlamıştır. Hiçbir okul türündeki öğrencimiz bir diğerinden daha avantajlı ya da dezavantajlı değildir. Hepsi hak temelli bir bakış açısıyla her türlü desteğe layıktır.”

Görüldüğü gibi MEB özeleştiri yapar görünürken eğitimdeki dinselleştirme politikasını meşrulaştırma çabası içindedir. Toplumun belli bir kesimi sahiplenmiş olsa da bunu tüm toplumun benimsemesi şeklinde açıklamak gerçeklerle bağdaşmamaktadır. İktidar MEB eliyle eğitimdeki birliğin bozulmasına yol açmış ve bunu giderek derinleştiren politikalarını sürdüregelmiştir. Bu noktada Atatürk’ün bir ülkede ikili eğitim olmayacağı, olursa bunun toplumun bölünmesiyle sonuçlanacağı hakkındaki düşüncelerini hatırlamak yerinde olur. Ama zaten eğitimin dinselleştirilmesi ve imam hatiplerin çoğaltılması ve buralarda okuyan öğrenci sayısını ne pahasına olursa olsun arttırma politikası, aynı zamanda Atatürk’ün düşünsel mirasıyla ve Cumhuriyetin kurucu değerleri ve amaçlarıyla sürdürülen bir kavganın da göstergesi durumundadır.

Belgede şöyle denilmektedir: “Yetişkinlerin çocuklar üzerinden bir tartışma alanı oluşturması çocuklara zarar vermektedir.”

Eğitimin dinselleştirilmesi, buna hizmet eden okulların çoğaltılması, din derslerinin seçmeli olmaktan çıkarılarak zorunlu hale getirilmesi, bu zorunlu dersin de belli bir mezhebin anlayışı çerçevesinde yapılması ve benzer nedenlerle yıllardır süregelen bir tartışma olduğu açıktır. Ancak MEB'in tartışmayı çocuklara zarar verme olarak yorumlayışı çok şaşırtıcıdır. Aklı başında, insana saygı duyan ve gerek eğitimde gerekse hemen her alanda ülkemizin gelişmesini ve çağdaş uygarlık doğrultusunda yürüyüşünü önemseyen hiç kimse çocuklara zarar verecek tartışmalara girmez. Burada yine MEB’in söz konusu tartışmalardan duyduğu rahatsızlık ve verecek uygun cevaplar bulamamasının sıkıntısı kendini göstermektedir. Çocuklara asıl zararı verenler, daha anaokulundan itibaren bazı dogmaları, inançları onlara empoze etmeye, aşılamaya çalışanlar değil midir?

Belgede şöyle denilmektedir: “Tartışmalarla oluşan ayrımcı dilin ortadan kalkması ve çocuklarımızın ruh sağlığının zarar görmemesi için uzlaşmacı ve kapsayıcı bir bakış açısı hayata geçirilecektir.”

Bu toplumda asıl ayrımcılık, belli bir dinsel yorumu dayatmaktır. Siyasal ayrımcılığı kimlerin yapageldiği kamuoyunun bilgisi dahilindedir. Muhalefetin kazandığı yerel yönetimlerin yurttaşlara yönelik yardım, hizmet ve diğer çalışmaları önüne çıkarılan engellemeler, yasaklamalar ve yeni düzenlemeler vb. ayrımcılığı bir politik yöntem ve yol olarak görenleri apaçık göstermektedir. Aynı siyasi anlayışın eğitim anlayışı ve uygulamaları da eğitimdeki ayrımcılıkları beslemektedir. Tacize, şiddete, istismara maruz kalan çocukların haklarının çiğnenmesi, sorumlulardan hesap sorulmaması, aksine bu tür olayların örtbas edilmesi, haberlere erişim yasağı getirilmesi vb. uygulamalar, asıl bunlar değil midir çocukların, gençlerin ruh sağlığına zarar veren şeyler? Yunus Emre’nin dizelerini bile sansürleme gereği duyanların uzlaşmacı ve kapsayıcı bir bakış açısından ne kadar uzak oldukları açıktır.

Belgede şöyle denilmektedir: “Veriye dayalı bilgilendirmelerle imam hatip ve diğer okullara yönelik yanlış yönlendirmelerin önüne geçilecektir.”

Konuyla ilgili veriler, rakamlar kamuoyunda da gündemde yer almaktadır. Burada MEB’in ilahiyatçı zihniyeti popülarize etme çabası görülmektedir. Bir tür reklam denilebilir.

Belgede şöyle denilmektedir: “Bazı mihraklar tarafından dünyada giderek artan İslam’ı şiddetle bağdaştırma eğilimleri ve çoğalan marjinal grupların varlığı karşısında Türk eğitim sistemi içinde telif bir model olarak imam hatip okullarının önemi ön plana çıkmaktadır.”

Buradaki gerekçe pedagojik değildir. İslam algısıyla ilgili sorunun da temelinde birçok etkenler bulunmaktadır. “Çoğalan marjinal gruplar” hangileridir? Bilemiyorum. Ancak birçok bakanlığın yapısında çeşitli dinci grupların etkin/etkili olması, devlet-din ilişkilerinin laiklik ekseninden ne kadar uzaklaştığının da göstergesidir. Bu noktada eğitimle ilgili politikaların ve sonuçlarının da laiklik çerçevesinde ele alınmasının yaşamsal bir önemi bulunmaktadır. Sosyalliğini, hukuksallığını kaybeden devletin laiklik niteliğini koruması mümkün olacak mıdır? Yoksa bu kavramların içeriği, işlevi ve anlamı ortadan kalkıp yalnızca adları mı kalacaktır?

Laiklik eğitim açısından da vazgeçilmezdir. 70 yıldır eğitimde dinci yapılanmalara sunulan olanaklar, açılan yollar, verilen destekler de hiç şüphesiz laiklik karşıtı bir zihniyetin ifadesidir. 1982 Anayasası ile (24. madde) din derslerinin zorunlu kılınması, tarihsel bir kırılma/dönüm noktasıdır. 12 Eylül rejimi aynı zamanda imam hatip lisesi mezunlarına üniversite sınavında diledikleri fakülteleri tercih etme imkanı da sunarak, bu okulların kuruluşundaki amaç ve görevinden ayrılmasına/sapmasına zemin hazırlamıştır. Laik ve bilimsel eğitimden uzaklaşıldıkça eğitimin düzeyi de düşmekte, başarısızlıklar daha da artmaktadır. Eğitimdeki başarısızlık ve geriye gitme, toplumsal yaşamın diğer alanlarında da yıkıcı etkilerini her geçen gün ortaya koymaktadır. Din eğer ahlaklı olmaya ilişkin bazı değerleri içeriyorsa, o zaman nasıl oluyor da İslamcılığın iktidar olduğu dönem, en büyük yolsuzlukların, haksızlık ve adaletsizliklerin yaşandığı bir dönem oluyor? Demek ki dinin siyasal, ekonomik vb. kullanımları önemli ve öncelikli görülmektedir. Din adına dinsel inanç ve değerler sömürülmekte, tarihte olduğu gibi bugün de din siyasetin temel araçlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tehlike dinden değil dincilikten kaynaklanmaktadır. Sorun İslamda değil İslamcılıktadır. Dincilik ılımlısından aşırısına/radikaline kadar siyasette de eğitimde de ciddi sorunların ortaya çıkmasının da başlıca nedenlerinden biri değil midir?   Ahlaki değerlerin yıpranması pekçok yurttaşın da şikayet ve eleştiri konusu haline gelmiş durumdadır. Bazı eleştirel sesler çıksa da muhafazakar kesimde pek etkili olamıyor. Ancak yine de hukuksuzluk, adaletsizlik, yolsuzluk ve yoksullaşma konusunda farkındalığın arttığı söylenebilir. Basın ve medyanın büyük bir bölümünün özgür haber ve bilgi verebilmesinin önü kapalı olduğundan toplumun dertleri, kaygı ve tepkileri yeterince dile getirilme imkanı bulamamaktadır. Bu durum ise toplumsal sorunların giderek ağırlaşmasına neden olmaktadır.

Belgede şöyle denilmektedir: “Ciddi toplumsal değişimlerin tecrübe edildiği günümüzde yaşanan değer krizlerine ve belirsizliklere ülkemiz adına çözüm sunabilecek yapılar arasında imam hatip okulları da yer almaktadır.”

Burada söz konusu olan “ciddi toplumsal değişimler” ifadesi geniş bir anlam içeriğine sahiptir. Ancak devamında yer alan  “değer krizi ve belirsizlikler” ifadeleri, değer kaynağı ve temeli olarak “din”in görüldüğünü açıklar. Eğitim vizyonunun felsefi temelleriyle ilgili bölümde de temel dayanak noktası ve yol gösterici olarak dinin ve belli bir mistisizmin benimsenmesi söz konusudur. “Değerler eğitimi” adıyla sürdürülen bütün çalışma ve sürdürülen faaliyetler de din eksenli olmaktadır. Elbette dinsel değerler de insan yaşamının, toplumun ve kültürün önemli unsurlarıdır. Her kültürde din önemli bir kurum olarak karşımıza çıkar. Ama hiçbir din kültürün ve uygarlığın temeli değildir, tarihte de olmamıştır. Günümüzde İslamcı ve muhafazakar kesimlerde din temelli bir “medeniyet” düşüncesinin savunulduğunu görürüz. Böyle bir medeniyet için de eğitim bir araç ve mücadele sahası olarak kurgulanmaktadır.  Ancak bir ülkenin eğitim politikası dinsel inanç ve değerler temelinde kurulamaz, kurulmamalıdır. İdeolojik bir aygıt olarak dinin eğitim politikalarının kurucu temeli yapılması, laiklik ilkesiyle de çelişmekte ve eğitimden başlayarak toplumun bölünmesine, geri kalmasına yol açan bir özellik taşımaktadır. Ekonomik, siyasi ve başka çıkarlar için dinin, dinsel inançların araçsallaştırılması ve sömürülmesi günümüzün başta gelen sorunları arasında yer almaktadır. Yalnızca bizde değil dünyada da çıkmaza giren, çözüm üretemeyen ve iktidarlarını sürdürme olanakları ve gücü kalmayan kişiler/partiler hemen kutsallık taşıyan unsurlara başvurmakta ve insanların en masum-içten duygu ve inançlarından beslenme yoluna gitmektedirler.

Siyaset inançların vampiri haline geldiğinde hem o ülke hem de dünya ve  insanlık için büyük bir tehlike belirmiş demektir. Bu nedenle eğitimde belli bir dine ve yorumuna değil toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi, değer, beceri ve ideallere öncelikli ve temel olarak yer verilmesi gereklidir. Osmanlıyı ne din ne hilafet içine düştüğü uçurumdan kurtaramadı. Ama ne yazık ki yeni-Osmanlıcılık denilen bir hayalin peşinden gidenlerin ülkemizde ve yakın coğrafyamızda yol açtıkları ve etkide bulundukları yıkımlar her geçen gün artmaktadır. Yurtta da dünyada da barışa ve barış eğitimine ihtiyaç var. Artık tarihsel ve tinsel anlamı kalmamış cihatlara/fetihlere değil.

Toplumun ihtiyaçlarını karşılamak, bilimde, teknolojide ve ekonomide daha güçlü ve ileri seviyelere ulaşılmak isteniyorsa, çözümün dinselleştirilen bir eğitimden gelmeyeceği açıktır. Neden fen liselerini, sosyal bilim ve sanat liselerini geliştirmek, çoğaltmak ve daha nitelikli yapmak için olanakları kullanmıyor, arzu ve iradenizi bu yönde değerlendirmiyorsunuz?   

Hem toplumsal yaşamda hem de eğitim kurumlarında aşırı dinsellik, dinsel dayatmalar ve programlamalar bir yerde ister istemez tepkilere ve uyanışlara da yol açmaktadır. Bunun işaretleri de görülmektedir. Özellikle gençler arasında deizme yöneliş olduğundan hareketle bazılarının telaşlanması, tesettürden uzaklaşanlar karşısında kaygıların belirmesi vb. durumlar, insandaki özgürlük isteğinin ve her türlü baskı ve dayatmalara, dışsal belirlemelere karşı kendi varoluşsal sorumluluğunu üstlenmesinin göstergesidir. Bu noktada sözde insandan ve insanın bütünlüğünden söz eden vizyon belgesinde, insan anlayışı sorunludur. İnsanı özgürleştirmeyi, aydınlatmayı ve insan olarak olanak ve yeteneklerini keşfedip geliştirmeyi amaçlamayan bir eğitim sisteminin beklenen olumlu sonuçları vermesi ve toplumsal ihtiyaçları karşılaması mümkün görünmemektedir. Eğitimdeki başarısızlıklar kültürde, sanatta, bilim ve teknolojide de geri kalmışlığa yol açmaktadır. Dinselleştirilen bir eğitim sistemi ve politikaları “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesillerin yetişmesini, insanın olanaklarının ve yeteneklerinin gelişmesini sağlamaktan uzaktır. Bugün tam da böyle insanlara ve nesillere ihtiyacımız var. Bağımsızlık ve özgürlük, hem ülkemizin hem de insanlarımızın gerçekten de karakteri olduğu gün, çağdaş uygarlık seviyesinde olduğumuzu söylemek mümkün olacaktır.

Belgede şöyle denilmektedir: “Bu suretle evrensel karakteri güçlendirilecek İmam Hatip Okullarının millî bir model olarak başka ülkelere örnek olma potansiyeli artacaktır.”

Aslında ciddiye alınacak bir yanı yok. Ama buradaki “milli model” ifadesi önemli. 1954 yılında kapatılan köy enstitüleri, ulusal bir model olarak ortaya çıkmıştı. Başka ülkelerin de bu modeli uygulaması söz konusu. Varlığı olmasa da etkileri bugüne kadar devam eden bu okulların, devrimin önünü açan bir işlevi ve anlamı vardı. İmam hatiplerin de çok genel bir ifadeyle karşı devrimin yolunu açmaya çalışan işlevi hep tartışılagelmektedir.  Günümüzde Cumhuriyetin temel ilke ve amaçlarından uzaklaşılması ve daha pekçok husus eğitimdeki dinselleşmenin ne kadar tehlikeli bir hale geldiğini göstermektedir.

 

Çağdaşlaşmacılık-Gelenekçilik Gerilimi ve Eğitim

Kısa bir tarihsel bakış bile, özellikle 1990lı ve 2000li yıllarda İmam hatipler bağlamında politik mücadele, gerilim ve girişimlerin yoğunlaştığını göstermektedir. İslamcı siyasetin ve toplum projesinin arka bahçesi ya da insan deposu olarak görülen bu okulların yeniden bir meslek okulu haline dönüştürülmesi gerekir. Açıklanan üniversiteye yerleşme sonuçlarının sayısal verileri de bu okullardan mezun olanların ağırlıklı olarak İlahiyat fakültelerinin çeşitli bölümlerine girebildiğini göstermektedir. İddia edildiğinin aksine en başarılı okul türleri arasında bu okulların bir yeri yoktur. Ama ne yazık ki pedagojik değil politik hesap ve planlamalarla ülkemizin genç kuşakları çağın gereklerini karşılayabilecek bir eğitim olanağından yoksun bırakılmaktadırlar.

İslamcılık yalnızca eğitimle ilgili olarak değil hemen her alanda iktidarın gücüyle talep ve amaçlarını ortaya koymaktadır. İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili tartışmalara yol açan da bu kesimlerdir. Anlaşılan odur ki toplumsal-kültürel sorunlarımıza çözüm ararken, gelenekçilik-çağdaşlaşmacılık tartışması ve gerilimi bir süre daha sürecek görünmektedir. Bu tartışma ve gerilim ortamında Cumhuriyetin kurucu iradesine, lider kadrolarına ve emperyalizme karşı koyuşumuzla şekillenen Milli Mücadele  tarihimize ve bu tarihin dönüm noktalarına yönelik nefret, hakaret ve yok sayma tavırları ve söylemleriyle sıkça karşılaşıyoruz.

2023’e 3 kala, aydınlanmış, çağdaş bir ülke olabilmek, insan hak ve özgürlüklerinin saygı gördüğü, hukuka dayalı bir demokrasi kurabilmek, eğitimden hukuka, bilimden sanata yapacağımız çalışmalar ve mücadelelerle mümkündür. Bu noktada eğitimde dinselleştirmenin bizi nereye getirdiğini ve götürebileceğini sorgulamayı sürdüreceğiz.

Nasıl bir insan, nasıl bir eğitim, nasıl bir toplum ve kültür sorusuna dini temel dayanak alanların verdiği ve vereceği zararı sona erdirmenin imkanı elimizdedir. Siyasal iktidarı ele geçiren İslamcılık, yıkmak istediği Cumhuriyet sistemini açık ve örtük hamlelerle sarsmayı sürdürmektedir. Diyanet İşleri iktidarın politbürosu olarak çalışmaktadır. (Bu noktada 6. Din Şurası’nda alınan kararları da unutmayalım. Dinsel konular ve sorunlardan çok politik meselelere ve projelere eklemlenmiş görünen kurumun ve özellikle şimdilerde başındaki görevlinin Cumhuriyet’e ve kurucu liderlerine yönelik tavır ve söylemleri İslamcılığın zihinsel haritasını ve bilinçaltının resmini sıkça ortaya koymaktadır.)

Siyasette ve eğitimde karşılaştığımız İslamcılık,  1923 devrimiyle birlikte temelleri atılan yeni kültürel oluşumlara karşıtlığını sürdürmektedir. Akılcı ve aydınlanmacı bir yaklaşımla, Cumhuriyetin gerçekleştirmek istediği insan ve değer anlayışını ve toplum tasarımını gerçekleştirme yolunda eğitimden nasıl büyük görevler beklenmişse ve belli bir ölçüde Cumhuriyetçi eğitim başarılı olduysa, Cumhuriyet karşıtı İslamcı politika ve eğitim uygulamaları da bazen açık çoğu zaman da örtük biçimde kendi toplum tasarımını geliştirmeye yönelik hamlelerini sürdürmektedir.

İnsanlık tarihinde olduğu gibi ülkemizde de hem bir süreklilik hem de büyük dönüşümler/devrimler yaşanmıştır. Bu bağlamda gelenekçi yaklaşımlar ile akılcı/aydınlanmacı yaklaşımlar arasında çatışmaların sürdüğünü söyleyebiliriz.   Fransız Devrimi sonrasında romantik ve tutucu eğilimlerin ortaya çıktığını hatırlayabiliriz. Benzer bir durum Türkiye için de söz konusudur. 1920’li yıllardan itibaren, kültürel gerçekliğimizde bir çağdaşlaşmacılık-gelenekçilik karşıtlığının etkili olduğunu görebiliriz.  Günümüze kadar kültürümüzün/toplumumuzun biçimlenmesinde bu karşıtlığın ve bu karşıtlığı aşma yönündeki çabaların belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.

Gelenekçilik ve çağdaşlaşmacılık arasındaki gerilimlerin yanı sıra toplumsal-ekonomik yapının ve siyasetin de belirlediği etkenler, eğitim sisteminde görülen iniş çıkışlarının temelini oluşturur. Eğitim toplumu-kültürü ve geleceği şekillendirmeye çalışırken aynı zamanda içinde yer aldığı sosyo-ekonomik sistem ve siyasi etkenlerin altında faaliyetini sürdürebilir. Bu nedenle eğitime yapılan müdahalelerin ve paradigma değişikliklerinin temelinde toplum-kültür-ekonomi ve siyasetin belirleyiciliği göz ardı edilemez. Bu noktada geçmişe ve geleneğe değil, gelenekçiliğe karşı çıkılması gerekir. Çünkü gelenekçilik, geçmişin ve geleneğin yeni kültürel atılımların temeli olmalarına değil, birer ayak bağı olmalarına neden olmaktadır. Geçmişe ve geleneğe ait değerlerin, geleceği biçimlendirmede rol oynayabilmeleri için, akılcı ve aydınlanmacı bir yaklaşımla ele alınmaları gerekir. Siyasette olduğu gibi eğitimde de İslamcılık ve gelenekçilik uydurma, kurgusal bir geçmiş imgesine dayanarak bugünümüze hükmetmeye ve geleceğimizi belirlemeye çalışmaktadır. Çağdaşlaşma, modernleşme tarihimizle ilgili olarak son zamanlarda tekrar dillendirilen “başka hikayeler” söylemi de ideolojik bir söylemdir. Sanki kaç yüzyıldır yaşanan tarih bize ait değilmiş gibi!

Cumhuriyetin kurucu değerleri, ilkeleri ve temel amaçları doğrultusunda varlığını gelişerek sürdürebilmesi, hem bizim için hem de İslamcıların dillerinden düşürmedikleri İslam toplumları için de bir model ve erek olmayı sürdürmesi demektir. Emperyalizme karşı ilk ulusal kurtuluş savaşını kazanarak sömürgeciliğin yeryüzünden silinme sürecini başlatan askeri, ekonomik ve kültürel zaferlerin/kazanımların devamı için eğitimin de İslamcılıktan arındırılması gerekiyor. Batılı ve doğulu her türlü emperyalizme karşı bağımsızlığımızı koruyabilmek akıl ve bilime dayanan bir eğitimle yetişen kuşaklarla mümkündür. Emperyalist hedeflerin aracı ve paydaşı olanların geleceğimizde yeri olmayacaktır.  

 

Sonuç ve değerlendirme

Eğitim sisteminin son yıllardaki durumunun sorumlusu olan siyasal iktidar ve eğitimle ilgili yetkililer mevcut sorunlardan sorumlu değillermiş gibi değerlendirmeler ve açıklamalar yapabilmektedirler. Eğitimde bir vizyon söyleminin ortaya konulması gerçekten vizyonun varlığını göstermez. Eğitimin yıllanmış ve köklü sorunlarına çözüm üretmekten uzak ve açık ya da örtük dinselliğe dayanan bir vizyon belgesinde olumlu ve desteklenmesi gereken hususlar olsa da bunların mevcut iktidar ve kendine rehber olarak benimsediği İslamcılıkla başarılması mümkün görünmemektedir. Bizlere düşen sorumluluk ise Cumhuriyet döneminde insani ve toplumsal gelişme ve aydınlanmayı amaçlayan bir eğitiminin günümüz koşullarında nasıl gerçekleştirileceği konusunda öneri, eleştiri ve tasarılarımızı ortaya koymaktır. Kurtuluş Savaşı yıllarında bile eğitimi, öğretimi önemseyen ve her fırsatta bunu dile getiren ve uygulayan bir liderin, Atatürk’ün temellerini attığı Cumhuriyet’in yurttaşlarının ihtiyaç, beklenti ve ideallerine yakışan bir eğitim sistemi kurmak hepimizin sorumluluğu ve görevi değil midir? Cumhuriyet’in değerlerini ve ideallerini gerçekleştirmeye yönelik ortaya konulmuş büyük bir düşünsel birikimin ve deneyimlerin değerlendirilmesi gerekir. Mustafa Necati’ler, İsmail Hakkı Tonguç’lar, Hasan Ali Yücel’ler başta olmak üzere çağın gereksinimleri doğrultusunda bir eğitim sistemini kurmamaya ve geliştirmeye yetecek pedagojik mirasa sahibiz. 

Önümüzdeki seçimlerde İslamcılığın iktidarı kaybetmesiyle eğitimde de dinselleşme sürecinden ve politikalarından kopuşun gerçekleşeceğini düşünüyorum. 70 yıldır oluşan bağımlılaşma, İslamlaşma/İslamlaştırılma döneminin sona ermesi, tarihimizde yeni bir başlangıç, bir yenilenme olacaktır. Bu ülkeyi hem atalarımızdan miras hem de çocuklarımızdan ödünç aldık. Ne ABD ne Rusya, emperyalizmin hiçbir türüne bağlanmadan, ona dayanmadan bu memleket varolmaya devam edecektir. İslamcılığın açtığı yaraları akılla, bilimle, felsefeyle, sanatla saracağız. Elbette en başta yaralanmış, araçsallaştırılmış inançlar da hak ettikleri huzur ve içtenlikle yaşanma imkanına kavuşacaktır. 2023’e 3 kala, geleceğin ufuklarını aydınlatmak, kara bulutları dağıtmak, gerçekten sosyal, demokratik ve laik bir hukuk devletinde yaşamak bu ülkenin yurttaşlarının ellerindedir.

Kolay kazanılmayan Cumhuriyet’imiz için bir gün gözyaşı dökmek ve pişmanlık yaşamak istemiyorsak bugünden yarına gücümüz, olanaklarımız çerçevesinde özgürlük, adalet, eşitlik, insanca bir yaşam için çabalamaktan başka çaremiz yoktur. Son yıllarda demokratik süreçlerle ortaya konulan tercihler, elde edilen başarılar umutlu olmak için önemli etkenlerdir. Bu süreçte kendine düşen sorumlulukları, görev ve iradeyi göstermeyen, susan ya da iktidarın olanaklarından yararlanmayı seçenler de, eğer İslamcı toplum ve kültür projesinin bilinçli ve gönüllü paydaşları değillerse kendi özeleştirilerini yaparak Cumhuriyet’in ruhuna ve geleceğine sahip çıkmalıdırlar.

Türkiye’ye özgü yaşadığımız kısa bir ortaçağın sonuna yaklaştığımızı düşünüyorum. Dünyaca yaşanan korona salgını, karantinalar, kısıtlamalar ve salgınla ilgili türlü sıkıntılar ve sorunlarla birlikte İslamcılığın kararttığı toplumsal hava oldukça ağır olsa bile dağılacaktır. Boş bir iyimserlik olarak düşünülmezse, güzel günler, güneşli günler göreceğimizi umuyorum. Karanlığın sahipleri ise geldikleri gibi gidecekler. “Kimler geldi kimler geçti”, bir şarkının söylediği gibi. Belki bir gün bu “millet” de şaşacak bu işe! Cumhuriyet’imizin Yüzüncü doğum yılında, içinden geçtiğimiz karanlıkları geride bırakmış olalım. Bu bize bağlı. Hepimize, her birimize…

21. yüzyılda ortaçağı yaşamak insan onuruna yakışır mı?



[1] http://2023vizyonu.meb.gov.tr/doc/2023_EGITIM_VIZYONU.pdf

[2] https://www.pegem.net/dosyalar/dokuman/11122019201558T%C3%BCrkiye%20Egitim%20Vizyonu%20uzerine%20Degerlendirmeler.pdf

[3] Öğretmen Dünyası, Mart 2019 sayısı, ayrıca bkz.

https://www.academia.edu/43859630/E%C4%9Fitim_vizyonun_felsefesi_hakk%C4%B1nda_mustafa_g%C3%BCnay


Yorumlar - Yorum Yaz