eleştirel pedagoji

Journal of Critical Pedagogy
  • https://www.facebook.com/elestirelpedagojidergisi
  • https://www.twitter.com/elestirelpedagoji

Yasemin Tezgiden Cakcak, Nejla Doğan, Ayhan Ural, H. Hüseyin Aksoy, Murat Kaymak, Ünal Özmen

Her ne nedenle olursa olsun (Amaç kahve içmek olsa da) Eleştirel Pedagoji Yayın Kurulunun biraraya geldiği yer eğitimin tartışıldığı platforma dönüşür. Bu tür gündemsiz biraraya gelişlerde mutlaka herkes birbirinden bir şeyler öğrenir: Bazen birinin okuduğu kitap, makale veya bir araştırma; bazen bir haber, eylem saatler süren sohbeti sürükler gider. Tabi bazen devamı sonraki buluşmalara sarkan tartışmalar da çıkar. Çoğu zaman yazı konuları ve hatta dergi gündeminin bu plansız küçük toplantılarda şekillendiği olur. Bu kez ve mümkün olursa bundan sonra da toplantıyı sürükleyen konulardan birini deşifre edip okurlarımızı da tartışmaya dahil etmek istiyoruz.  Aşağıdaki sohbet, Yayın Kurulunun 24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla bir araya geldiği bir günün özeti. Doğal olarak konu öğretmen ve mesleğinin Türkiye’de ve dünyada geçirdiği dönüşüm oldu. bu dönüşümün öğretmen eğitimine yansımaları ve söz konusu dönüşümü tersine çevirmek ve hegemonya-karşıtı alanları çoğaltmak üzerine konuştuk. 




Yasemin Tezgiden Cakcak:
Arkadaşlar, isterseniz bugün Öğretmenler Günü’nü konuşalım: 1981’den bu yana Mustafa Kemal Atatürk’ün Başöğretmenliği kabul ettiği tarih olan 24 Kasım, Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor. Öte yandan bir de ILO/UNESCO ortak belgesi olan Öğretmenlerin Statüsü Tavsiye Belgesi’nin kabul edildiği gün olan 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü var. 24 Kasım Öğretmenler Günü’ne, 12 Eylül darbecilerinin önerip ilan ettiği bir tarih olması nedeniyle tepki gösterenler de az değil. 24 Kasım’a yönelik eleştiriler anlaşılır olsa da ABD gibi kimi ülkelerde Öğretmenler Günü olarak yaygın kabul gören bir gün dahi yokken bizim iki farklı günde öğretmenliği/öğretmenleri anıyor ve kutluyor olmamız başlı başına değerli bir şey değil mi? 

Murat Kaymak: Bu tartışmanın anlamlı olmadığını daha önce tartışmıştım. 24 Kasım’a itiraz, bu günün 12 Eylül döneminde belirlenmiş olması. Aslında burada öğretmenlerden çok karar alıcılara yönelik bir siyasal itiraz var. Bu eleştiri sahipleri gibi düşündüğümüzde 12 Eylül döneminde karara bağlanmış bütün her şeyi reddedebiliriz. Bu doğru bir yaklaşım olmaz. 12 Eylülcüler çok sayıda eğitim kurumu kurdular, açtılar. Onlar açtılar, kurdular, olmaz yıkıp yenisini mi yapalım diyelim. Hâlbuki yapmamız gereken bugünün nasıl belirlendiğidir. Kararın hikâyesini bilirsek aslında 24 Kasım’ın öğretmenler günü olarak kabul edilmesinin öğretmenlerin daha önce bir özel günlerinin olmasına yönelik mücadelesinden kaynaklandığını görürüz. 12 Eylül yönetimi bu kararı alırken, öğretmenlere ait günün tarihini değiştirmedi, öğretmenlerden gelen talepte yer alan birkaç günden birini kabul etti.  Dünya öğretmenler günü zaten daha sonra kutlanan bir gün olmuştur.

Ayhan Ural: Öğretmenler günü uygulaması ve tarihlendirilmesine ilişkin herhangi bir itirazım yoktur. Konuya ilişkin tartışmanın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bizim için önemli olan eğitimin, okulun, öğretmenliğin daha çok konuşuluyor olmasıdır. Anma günlerinin olguları anlamsızlaştırma tehlikesini barındırabilir kaygımızı saklı tutarak öğretmenliğin yılda birden çok anılıyor, konuşuluyor, tartışılıyor, sorgulanıyor, eleştiriliyor, yüceltiliyor olmasının sakıncası yoktur. Aksine eleştirel pedagoglar olarak bu gün ve günleri, meramımızı anlatabileceğimiz fırsata dönüştürmeliyiz. Öğretmenliğe yönelen saldırıları daha çok görünür kılabiliriz bu gün veya günlerde. Daha çok özgürlük, daha çok dayanışma, daha çok mücadele stratejisi üretebiliriz. Neoliberalizmin yaratmış olduğu alanda ancak onun öngörü ve kontrolünün dışında bir anma ve kutlama etkinlikleriyle öğretmenler günü ve günlerini kutlayabiliriz.  

Ünal Özmen: Ayhan'a katılıyorum. Önemli olan, günü tayin edenin arzusuna uygun yaşamayıp avantaja çevirmektir. Yiyin, için, eğlenin diye verilen gün, siyasetçilerin de öğretmen sorununu ele aldığı güne dönüşüyor. Bunu 12 Eylülcülerin fikri olduğu için reddedenlerin sağladığını da kabul etmek gerek. 24 Kasım'ı 5 Ekim'in alternatifi yapmamak lazım. Öğretmenlik, değerleri evrensel olan bir meslek, hak ve yükümlülükleri de öyle. 5 Ekim, öğretmene, mesleğini anlatır ve ona ideal olanla kıyaslama hakkını ve bilincini verir. 24 Kasım ise "şükran" günüdür. Meslekle ilgili değil… 24 Kasım öğretmenleri değil, öğretmenler 24 Kasım’ı dönüştürdü. Hindistan, politikacı olmadan önceki mesleği öğretmenlik olan eski cumhurbaşkanının doğum günü öğretmenler günü olarak kutluyorken Türkiye’nin, dil (ve kültür) devriminin başlangıcı sayılan günü kutlaması neden yadırgansın ki? 

Hasan Hüseyin Aksoy:  Ben de birçok kez kendimi, bu tartışmanın içinde buluyor ve istemeden de olsa öğretmen hakları ve genel olarak sendikal mücadeleye zarar verdiğini düşünüyorum. Böyle düşünmeme yol açan neden de, özellikle benim de üyesi olduğum sendikamızın bazı üyelerinin 24 Kasım etkinliklerine katılan ya da bu günde öğretmenlerine ya da meslektaşlarına bir kutlama yollayanlara yönelen eleştirileri ve bazen de eleştiriyi aşan ima ve iğnelemeleri. Bizler tarihsel bakımdan özne olduğumuz kadar nesneyiz de! Kendimizi tarihsel bir kurgunun, coğrafyanın ve mücadelenin içinde bulur ona dahil olur, taraftar olur ya da karşısına geçer mücadele ederiz. Ancak bu konuda yalnız değiliz ve birçok konuda birlikte olduğumuz yoldaşların ve tarihsel figürlerin görüşleri, eyledikleri ve konumları da bizi etkiler. Bu noktada, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de ulusal ve uluslararası olmak üzere iki ayrı öğretmenler günü olması öğretmen topluluğu açısından çelişkili ya da zaafiyet yaratıcı bir durum değil, aksine tamamlayıcı olarak görülebilir. 12 Eylül mirası olması da bir gerçeklikle birlikte, üretilen bir algıdır ki, kapitalist  sistemde her mücadele nihayetinde egemenleri  bir hakkı kabul noktasına getiriyor (eğer egemenin değişmesi sözkonusu değil ise) ve kendilerine de sembolik olarak meşruiyet yaratacak bir gün ya da düzey seçmeye çabalıyorlar. Örneğin 1 Mayıs’ın 2009 yılından beri AKP iktidarında “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kabul edilmesi ve resmi tatil ilan edilmesi bu hakkın kazanımı için verilen mücadelelere gölge düşüremez. Öğretmenlerin ve tüm eğitim çalışanlarının olduğu kadar öğrencilerin ve eğitimle ilgili tüm çalışanların sorunlarının dile getirilme olanağı yaratacak bir gün, belki biraz da Atatürk simgesinin ağırlığı ve 12 Eylül’ün despotik sembolü yanında ikincilleşmiş ve öğretmenler ve örgütleri tarafından kendi mecraını yaratamamış bir gün olarak sürdürülüyor. Ancak, halihazırda “ulusal” öğretmenler günü olarak, Atatürk’e “Millet Mekteplerinin Başöğretmenliği” verilen bir günden başka bir güne yönelmek de, yıllarca süren öğretmen hakları ve eğitim sorunları konusundaki mücadelenin enerjisini başka bir bağlam üzerinden boşa harcamak ve 12 Eylül iradesinin sürmesine izin vermek, onu dönüştürememek olur. Ayrıca Türkiye’deki ve dünyanın bir çok ülkesindeki eleştirel ve devrimci öğretmenlerin de ulusal bir anma, kişisel bağların güncellendiği ve öğretmenlere vefa ya da saygı anlamına gelen nezaket kutlamalarının daha çok öne çıktığı bir günü olumsuzlanacak bir hedef olarak görmeleri de bence anlamlı değil. Abartılı bir anlam yüklemenin de gerekli olduğunu düşünmediğim gibi. Zaten 5 Ekim tavsiye kararı öğretmen dışındaki tüm eğitim çalışanlarını, yöneticileri, müfettişleri ve öğretmene yardım eden diğer çalışanları da kapsayan bir öğretmen tanımlaması yapmaktadır. Dolayısıyla, bence de, eğitim çalışanlarının hakları ve eğitim sorunları konusunda benzer amaçlara hizmet edebilecek iki farklı günden ve bağlamdan söz ediyoruz. Bir başka nokta da, 5 Ekim’e kaynaklık eden tavsiye kararının, ailelerin çocuklarının eğitimleri için özgür seçimleri ile ilişkilendirerek devlet dışındaki bireysel ve tüzel-özel kuruluşların eğitim kurumu açmalarına aykırı yorumlanamayacağına ilişkin maddesi, bazı durumlarda eğitimi olanaklar ölçüsünde devletin finanse etmesi ve diğer finansman biçimlerinden ve katılımlarından yararlanma önerileri kapitalist ülkeler için öngörülen politikalara ve günümüzde sürdürülen neoliberal politikalara bir aykırılık da oluşturmamaktadır. Ancak, doğaldır ki, kapitalist formasyon içinde, öğretmenlerin yeterince dikkate alınmayan başta sosyal haklar ve mali haklar olmak üzere birçok konudaki hakları ve mesleki güvencelerini dile getiren, kadın ve erkek öğretmenler arasında eşitsizlik yaratılmasını önlemeye yönelen önerileri nedeniyle de öğretmenlik mesleği açısından önemli bir kazanım olarak görülmeye devam edilebilir. Benzer bir metin Yükseköğretim çalışanları için 11 Kasım 1997’de UNESCO Genel Kurulunda Yüksek Öğretim Akademik Personelinin Statüsü Tavsiyesi adı altında kabul edilmiş.Bir yüksek öğretim  kurumu çalışanı olarak benim sınıfsal ve mesleki konumum yükseköğretim çalışanları için ayrı bir gün ihdasına gerek olmadığını düşündürüyor, ancak ülkemize özgü gerilimin buna yol açmasına da şaşırmayacağım. Ayrışma nedeniyle, bu farkındalık, kutlama ya da anma günlerinin öğretmenler arasındaki dayanışmaya kazandırdığından daha çoğunu kaybettirmesinin öğretmen sendikaları açısından ciddi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Yasemin Tezgiden Cakcak: Ben sözü buradan öğretmenlik mesleğinin geçirdiği dönüşüme getirmek istiyorum. Her ne kadar 5 Ekim 1966’da kabul edilen Öğretmenlerin Statüsü Tavsiye Belgesi, öğretmenler ve öğretmen örgütleri için önemli bir referans noktası olmuş olsa da 1970’lerin sonları ve 80’li yıllarla beraber öğretmenlik mesleğinin hem dünyada hem Türkiye’de geçirmeye başladığı erozyon, son yıllarda artık herkesçe kabul edilen bir veri haline geldi. Biz de bu konuları hem dergide, hem farklı mecralarda yaptığımız konuşmalarda dile getirdik. Bu konuya yeniden dönersek hangi noktaların altını çizmek gerek?

Murat Kaymak: Bir öğretmen olarak öğretmenliğin dönüşümünden mi dönüştürülmesinden mi söz etmeliyiz diye düşünüyorum. Çünkü her ikisinin de birlikte yaşandığına dair gözlemlerim var. Sanırım ilk olarak bu soruyu sorup cevaplamamız gerek. Dönüşümü daha çok öğretmenliğin eğitimin ve öğretimin teknoloji, toplumdaki öğrenme alanları, okulun ve ailenin işlevlerindeki değişim karşısında bazı görevlerini bırakması, bazılarını ise üstlenmesi biçiminde anlıyorum. Buna karşılık dönüştürmeyi, öğretmen ile eğitim politikalarını belirleyen iktidar arasındaki bir ilişki olarak değerlendiriyorum. Her iki durumda da öğretmenin kendi konumuna dair özne olma hali tam olarak yok. Ama onların bu süreçlere çeşitli biçimde direndiklerini de söyleyebilirim. Öğretmenin kendi mesleğinin gerekleri doğrultusunda bir de özne olma mücadelesi var. Var olan koşullar her ne kadar olumsuz da olsa öğretmenin sınıfta, sınıf dışında hatta kendi örgütleri üzerinden tümüyle okul dışında süren bir mücadelesi var.

İster öğretmenliğin dönüşümünden, isterse öğretmenliğin dönüştürülmesinden söz edelim, iki duruma daha açıklık kazandırmamız gerekir. Birincisi öğretmenlik nasıl bir meslekti ki neye dönüştü, dönüştürüldü. İkincisi ise ister önceki durum olsun, ister dönüştürülmüş veya dönüşmüş olsun bizim için ideal bir öğretmenlikten söz edebilir miyiz? Bir ideal öğretmenlik düşüncesine sahip olmak, sürecin hangi yönlerde geliştiğini bizim pozisyonumuz açısından okunmasını kolaylaştırır düşüncesindeyim.

Ayhan Ural: Dönüşüm kavramının kullanımına ilişkin genel bir sorun olduğunu düşünüyorum. Kavrama yüklenen anlam görece farklılaşabilmektedir. Olumlu, olumsuz; ileriye, geriye; etken, edilgen gibi çoklu bir içerime sahip olan kavramın kullanımında zorunlu bir açıklama yapmamız gerekiyor. Öğretmenliğin dönüşümü kullanımımızla doğal bir dönüşümü kastetmediğimiz açık, ancak sürecin kim/ler tarafından ve nasıl gerçekleştirildiğine ilişkin açıklamalara gereksinim duyuluyor. Dönüşümün, doğasına uygunluk veya bir yönlendirmeyle mi gerçekleştiği de ayrı bir tartışma. Öğretmenliğe ilişkin tarihsel bir değişim, gelişim ve dönüşümü yok saymadan öğretmenliğin doğasına yönelik bir müdahaleyi ifşa etmek ve bu müdahaleye karşı durmayı başarmalıyız. Öğretmenliğe yönelen bu müdahale açık bir şekilde bir iktidar/egemen müdahalesidir. Öğretmeni kontrol etmek, okulu ve eğitimi kontrol etmektir gerçeğinden hareketle iktidar öğretmene her türlü müdahaleyi meşrulaştırmaktadır. Direniş, öğretmen özerkliği ve öğretme özgürlüğü kazanımları üzerinden inşa edilmeli ve öğretmene yönelen her türlü müdahaleye karşı mücadele edilmelidir. 

Yasemin Tezgiden Cakcak: Ayhan Hoca’ya katılıyorum. Toplumun ekonomik-politik-kültürel olarak iktidar eliyle dönüştürülmesiyle birlikte öğretmenlik de değersizleştirilip vasıfsızlaştırılıyor.Öğretmenlik mesleğinin dönüştürülmesinde öğretmen eğitiminin dönüştürülmesinin ne kadar kilit rol oynadığını herhalde söylemeye gerek yok.Köy Enstitülerinde temelleri atılmaya başlanan eleştirel eğitim uygulamalarına Soğuk Savaş yılları ile son verildiğini, eğitimin giderek ekonominin istediği işgücünün yaratılması amacına yöneldiğini biliyoruz. Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonra enstitülerin öğretmen eğitimi birikimi tamamen reddedilerek eğitim sistemi Amerikan Ford Vakfı’na ihale edilmiş, Türkiye’deki eğitim onların kurduğu Türk Eğitim Komisyonu tarafından şekillendirilmişti. 80’lerden sonra ise tüm öğretmen yetiştirme kurumları üniversitelere devredilek YÖK tarafından şekillendirilmeye başlandı. 1996 yılında Dünya Bankası ile birlikte gerçekleştirilen Öğretmen Eğitimi Reformu girişimi öğretmenin pasif birer teknisyen olarak yetiştirilmesi sürecini sistematize etti. “Öğretmenlik eğitimcilere bırakılamayacak kadar önemli bir meslek” olarak görüldüğü için olacak Türkiye’de sadece eğitim fakültelerinin programlarını YÖK belirler, diğer fakülteler kendi programlarını yapmakta yetki sahibidir. Her ne kadar Eğitim Fakülteleri “teknisist” olarak tabir ettiğimiz, eğitimi metot bilgisiyle sınırlandıran, eğitimin amacını, felsefesini, ekonomik ve politik boyutlarını tartışmayan dar kapsamlı öğretmen yetiştirme programları tarafından belirli bir çerçeveye sokulmak istense deöğretmen adayları ve öğretmen eğitimcilerinin yer yer bu kalıba girmekte zorlandığını ve bunun dışına taşmaya çabaladıklarına da dikkat çekmek isterim. 

Ünal Özmen: Dönüşme dönüştürme ayrımı önemli bence; iktidarlar dönüştürür, bunu anlayabiliriz. Ama dönüştürücü bir mesleğin kendini dönüştürmesi, meseleyi sanırım öğretmen cephesinden analiz etmemizi gerektirir.  


Hasan Hüseyin Aksoy: Ben de öğretmenliğin hem dönüştüğü hem de dönüştürüldüğü iddialarının bir gerçeğe karşılık geldiğini düşünüyor ve gözlüyorum. Ancak bu noktada, bağlam noktaları olarak belki çok üzerinde durulmayan ve hem öğretmeni hem de öğretmenliği kutsayan ve dokunulmaz özne olarak görmeyen bir noktada olduğumu belirtmek isterim. Öğretmenlik de diğer birçok profesyonel meslek gibi bir meslektir. Öğretmenliğin bir iş’e ve öğretmenin de işçiye/ya da en afilisinden bir teknisyene dönüştürülmesi karşısında bir itirazın dile getirilmesi gerekiyor tabiiki, ancak eleştirileri de sakınmadan ve eleştiriden muaf tutmadan! 

Öğretmenin sistemde bir işletici, sürdürücü rolü var ve bu rolü üzerinde düşünmesi, hem kendisi hem de yaptığı iş ile ilişkili kesimleri, öğrencileri ve onların yaşamlarına yönelik etkisi üzerinde düşünmesi demek. Ancak, aldığı eğitim, kendi öğrenme çabası, kültürel sermayesi, ekonomik koşulları, iş sözleşmesinin onu sıkıştırdığı alan, ülkenin demokratikleşme ve hak arama rejiminin gelişmişliği, öğretmenlerin örgütlenme düzeyi ve öğretmen örgütlerinin iktidar karşısındaki gücü bu düşünmeyi ve buna bağlı eylemenin de sınırlarını çiziyor. Öğrencilerinin eğitim hakkını sağlamada önemli yeri olan öğretmenler kendi haklarını arayabilme sürecinde yalnızlaşmış ve güçsüzleştirilmiş görünüyor. Bir taraftan da mesleğinin kendi içindeki dönüşümüne uyarlanabilme çabasının getirdiği güçlükler, yeni öğrenme alanlarının getirdiği belirsizlikler var. Mevcut öğretmen yetiştirme ve istihdam politikaları ile eğitimde uygulanan diğer neoliberal politikalar birlikte düşünüldüğünde, öğretmenlerin kitlesel bir katılımla Gramsciyan anlamda bir organik aydın olmasını beklemek zor, ancak dönüştürücü bir kimlik edinme ve Freireyan anlamda hem kendini hem de öğrencilerini özneleşme sürecine, bütünlüklü bir eğitim sağlama ve alma mücadelesine ve daha iyi bir “eğitim sistemi” için düşünümsellik içeren bir sürece katmaya yönelebilmesi olası. Bu konuda da, tüm hak mücadelelerindeki birikimlerin ve eğitim sendikalarının konumlanışı ile örgütsel gücü kadar, eleştirel eğitim alanında bugüne kadar biriktirilen araştırma, deneyim, görüş ve kavram setlerinin de önemli bir katkısı olacağı kanısındayım.

Nejla Doğan: Murat Hoca’nın “ideal bir öğretmenlikten söz edebilir miyiz?” sorusu bağlamında birkaç şey söylemek istiyorum. Öğretmenin “dönüştürülmesi”nden ve “dönüşümü”nden söz edildi. İlkinde öğretmen edilgen bir rolde iken, ikincisinde kendini ve meslek tanımını yeniden inşa eden etkin bir özne olarak rol oynuyor. Aslında öğretmenin kendinden kaynaklı gibi görünen bu dönüşümü de politik dizaynın bir ürünü. Ancak çoğu zaman öğretmen, bu politik dizaynın nasıl işlediğini, kendisinin nasıl bunun bir parçası olduğunu, bu sürece nasıl katkıda bulunduğunu fark etmiyor. İdeal bir öğretmenlik tanımı yapacaksak, belki tam da bu noktada; öncelikle bu dönüştürülme sürecine karşı farkındalığı olan bir öğretmenden söz etmeliyiz. İçinde bulunduğu toplumsal-tarihsel bağlamın farkında olan, dönüşümün hangi toplumsal sınıfın ya da grupların yararına olduğunu gören, bunun eğitim-öğretim süreçlerinde yaratacağı iyi ya da kötü sonuçları analiz edebilen, çocuğun ve genel olarak toplumun yararına olmayan bir dönüşüme karşı mücadele eden bir öğretmenin, ideal bir temsiliyeti olduğu söylenebilir. Böylesi bir öğretmen, politik güç tarafından araçsallaştırılmayı reddeden, kendini sınıfta, okulda, genel olarak toplumda etkin bir özne olarak konumlandıran, toplumun sorunlarına ve geleceğine müdahale etme sorumluluğu hisseden, karşı karşıya kaldığı durumları toplumcu, ilerici etik değerlerin süzgecinden geçirip, bu bağlamda bir duruş sergileyen öğretmendir. Elbette bu kadar güçlü bir öğretmen kimliği için, öğretmenin öncelikle kendini değerli hissetmesi gerekir. Yaptığı işi değerli görmeyen bir öğretmenin, iyi bir öğretmen olması da çok olanaklı görünmüyor. Her ne kadar bu değerin oluşturulmasında, öğretmene bir statü tanımlanmasında en önemli etken dönemin iktidarının politik belirlemeleri olsa da, benim burada kastettiğim iktidarın verdiği statüden, değerden bağımsız olarak öncelikle öğretmenin yaptığı işe saygı duyması, ona bir değer atfetmesi ve belli bir bilinç ve sorumlulukla mesleğini yerine getirmesidir. Dolayısıyla ideal öğretmenlik tanımı, öğretmenin ne kadar özerk olduğuyla da doğrudan ilişkili. Öğretmenin herhangi bir memur gibi, verilen işi, verilen koşullarda, verilen içerikle aktarmayı bir yükümlülük olarak görmesi, öğretmenlik mesleğini anlamsızlaştıran, değersizleştiren bir şey. Örneğin; yoksul bir çevredeki öğrencilerin çoğunun beslenme, giyinme, barınma, ısınma gibi en temel ihtiyaçlarını yeterli düzeyde karşılayamadıklarını bile bile, sırf müfredat bilgisi bunu gerektirdiği için onlara insanlar arasındaki eşitsizliğin “doğal” olduğunu ya da “kader” olduğunu söylemek ya da liberalizmin en ideal ekonomik model olduğundan söz etmek hem etik değil hem de o çocukların yararına değil. Bu olsa olsa “görevini yapmak” adı altında bir yalana ortak olmaktır. Bu örnekler cinsiyet ayrımcılığı, etnik ve mezhepsel ayrımcılık bağlamında da düşünülebilir. Bu nedenle, iyi bir öğretmenin aynı zamanda demokrasi idealine bağlılık göstermesi, her türlü ayrımcılığa karşı çıkması beklenir. Buraya kadar söylediklerim üzerinden kısaca bir tanımlama yapmam gerekirse, “ideal öğretmen”i öncelikle çocuğun yararı, refahı ve mutluluğu için mücadele eden, toplumun genel yararını gözeten, eşitlikçi, özgürlükçü, ilerici, demokrasi idealine bağlı, her durumda adil ve etik olanı gerçekleştirmeye çalışan, bilimsel ve mesleki özerkliğini koruyan bir öğretmenle karakterize ettiğimi söyleyebilirim. Elbette bunların her birinin ayrıca tanımlanmaya, üzerinde uzun uzun tartışılmaya ihtiyacı var. Bu tartışmayı yapmak ve temel ilkeler bağlamında bir çerçeve oluşturmak, ideal öğretmen tanımının yapılması açısından da ön açıcı bir zemin olacaktır. Öğretmenlik tanımının gittikçe bulanıklaştığı, öğretmenlik mesleğinin her geçen gün değerini yitirdiği, ilkesizleştirildiği bugünlerde, böylesi bir tartışmaya gerçekten ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Belki EP’nin öncülük edeceği, sendikaların, derneklerin, öğretmen yetiştirme programlarının dahil olacağı bir tartışma platformu, temel ilkelerin belirlenmesinde iyi bir başlangıç adımı olacaktır. Bana kalırsa, geleceğe dair umudu örgütlemek, en çok da öğretmenlerin belli bir ideal etrafında örgütlenmesini gerektiriyor. Neoliberal-İslamcı saldırı bu idealin önündeki en büyük engel olsa da,Freireyan bakış açısıyla, “değiştirmek zordur ama mümkündür!” diyebilmeliyiz. 

 

Yasemin Tezgiden Cakcak: Tüm dönüştürme çabalarına ve anti-entelektüalizme rağmen Türkiye’de öğretmenlerin kültürel saygınlıklarını hâlâ görece koruduklarını söyleyemez miyiz? Bunu şuradan yola çıkarak söylüyorum. Amerikalı meslektaşımız Guy Senese, bizim birbirimize okul dışında ve yaşamın her alanında “hocam” diye hitap etmemizi şaşkınlıkla ve hayranlıkla izlemiş ve ABD’de öğretmenliğin böyle bir değer taşımadığını ifade etmişti. Dışarıdan bakan biri olarak, Türkiye’de öğretmene gösterilen saygı ve sevginin hâlâ çok güçlü olduğunu gözlemlemişti.

Murat Kaymak: Ben epeyce bir saygınlık kaybına uğradığını düşünüyorum. Bunda da öğretmenlik mesleğinin kendi içinde meslek ahlakı geliştirememesinin ve örgütlerinin öğretmenlerin saygınlığını korumaya yönelik mücadelelerinde sınırları iyi çizilmiş ilkeler geliştirememesinin etkili olduğunu düşünüyorum.

Ünal Özmen: Tartışmaya Yasemin’in son sorusuyla katılayım: Öğretmene “Hocam” denmesi öğretmeni akademiyle özdeşleştirme gibi gelebilir. Bir akademisyen olan Guy Senese ve Amerikalı diğer meslektaşlarımız da  öğretmene “Hoca” diyerek akademik bilgiye önem verdiğimizi düşünebilir. İmamlara ve aslında tüm din adamlarına “Hoca” diye hitap edildiğini, hocalığın medrese ve camiye ait bir statü, öğretmene “Hoca” denmesinin de medrese geleneğinden kalma bir hitap olduğunu bilselerdi sanırım öyle düşünmezlerdi. Öyle de olsa kavram modern okullarda imam anlamında kullanılmıyor tabi. Zamanla akademiye gönderme yaptığını kabul etmek durumundayım. Dikkat ettiyseniz ilkokul öğrencileri öğretmenlerine “Öğretmenim” diye hitap ederken branşlaşmanın başladığı seviyede (ortaokul ve üstü) öğrenci öğretmenine “Hocam” demeye başlar. Beşinci sınıftan mezun ettiğim bir ikinci kademe öğrencisinin 24 Kasım’da bana “Öğretmenler günün kutlu olsun hocam” derken karşımda oturan sosyal bilgiler öğretmenine “Hocam öğretmenler günün kutlu olsun” dediğini anımsıyorum. Ona göre branş öğretmeni akademik beceri kazandırıyor, kendisi de çocukluktan kurtulmuş asıl öğrenme sürecine adım atmış oluyordu. Hoca denmesi branş öğretmenlerinin de hoşuna gidiyor. O da kendisine akademiden bir pozisyon bulmuş oluyor. 12 Eylül’ün Eğitim Bakanı Hasan Sağlam, ilk ve ortaöğretimde öğretmene “Hoca” denmesini bir genelgeyle yasakladı (bu genelge hala yürürlüktedir). Fakat branş öğretmenleri genelgeyi işlemez hale getirdi. Öğretmene hoca denmesi öğretmenliği küçümseme gibi geliyor bana.           

Yasemin Tezgiden Cakcak: Ünal Hocam,  Amerikalı arkadaşlar “Hoca” sözcüğünün tarihsel arkaplanını bilmiyor olabilirler, ama mesleğe verdiğimiz önemi ve yaşamın her alanında birbirimize “hocam” diye sesleniyor olmanın mesleğe verilen değeri gösterdiğini düşünüyorlar. Onlarda böyle saygı ifadelerinin olmamasından herhalde. Doğrusu Guy Hoca, bu sözcüğün mesleğe verilen önem açısından ne kadar hayati olduğunu söylemeden önce bunun üzerine düşünmemiştim. Öte yandan “Hocam” sözcüğünün günümüzde en azından okul ve akademide dinsel çağrışımından bağımsız olarak da kullanıldığını göz önünde bulundurursak, size “Hocam” diye hitap etmemin arkasında bir saygı-sevgi ilişkisi var. Sizin küçümseme derken ne kast ettiğinizi anlıyorum ama şu an akademide ya da okullarda kullanılan biçimiyle “Hocam” sözcüğü öğretmeni küçümsemekten çok, değer verilen bir meslek erbabına hitap sözcüğü gibi geliyor bana. Aslında söylemeye çalıştığım şey şu; Murat Hoca’nın da söz ettiği öğretmenliğin itibar kaybı, değersizleştirilmesi yadsıyamayacağımız bir gerçek olsa da bu topraklarda öğretmene verilen önem tamamen yok olmuş da diyemeyiz sanıyorum. Başka toplumlarda tamamen silinen, ama bizde erozyona uğrasa da hâlâ görece kıymet gören bir meslek bence. Tabii bir de “Hocam” sözcüğünün ODTÜ gibi üniversite kampüslerinde aldığı anlam var. Bildiğim kadarıyla 60’lı yıllarda başlamış bu kullanım ve amaç herkesin birbirinden bir şey öğrendiğinin altını çizmek ve tüm kampüs bileşenleri arasında hiyerarşik olmayan bir ilişki yaratmakmış. Bugün hâlâ çok yaygın olarak kullanılıyor ODTÜ’de.

Ünal Özmen: Öğretmene “Hocam” diyenin ona “Öğretmenim” demek istediğinin farkındayım. Fakat bu marangoza demirci demek gibi birşey oluyor. Böyle dediğimizde marangozları ortadan kaldırmış olmuyoruz. Marangozluk yapan biri var ama biz kavramdan tasarruf edip ona demirci diyoruz!

Yasemin Tezgiden Cakcak: Bu hoca-öğretmen tartışmasına bir ara verip biraz da eğitim sisteminin dönüştürülmesine karşı eğitimcilerin, öğrencilerin ve velilerin gösterdiği direnişi ve bu direnişin yarattığı umudun altını çizelim isterim. Son yıllarda Türkiye’de özellikle proje okullar üzerinden öğretmenlerin yerinden edilmesine ve okulların imam-hatipleştirilmesine karşı verilen mücadeleleri ve elde edilen kazanımları hatırlayalım. Dünyadan örnek verecek olursak ABD’deki kitlesel grevler biçimini alan ve yer yer hâlâ devam etmekte olan Öğretmen Direnişini ya da İngiltere’de dile getirilmeye başlayan özel okulların kamulaştırılması fikrini anımsayalım. 

Necla Doğan: Öğretmenliğin dönüşümüne karşı direnç, bütün olarak kamusal eğitimin dönüşümüne karşı bir dirençle, var olan özel okulların kamulaştırılması talebiyle birlikte yürütüldüğünde gerçek bir direnişe dönüşecektir. Öğretmenin iş güvencesi, özlük hakları ve en önemlisi akademik özerkliği ancak kamucu ve kamu yararını esas alan düzenlemelerle sağlanabileceği için kamusal eğitim bütünsel bir hak olarak görülmeli ve savunulmalıdır. Bu bütünselliğin öğrenci, veli ve öğretmenin, dolayısıyla tüm toplumun ortak yararına olduğu fikri yaygınlaştırılmalı ve dönüşüme karşı direnişin hattı genişletilmelidir. Özellikle son birkaç yıldır eğitim hep gündemin ilk maddelerinde yer alıyor ve toplum açısından da en önemli hoşnutsuzluk alanlarından birini oluşturuyor. 80’lerden itibaren uygulanagelen politikalar bugün en somut görünümleriyle öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin canını yakar hale geldi. Hoşnutsuzluktaki bu ortaklaşma, direnci de mutlaka ortaklaştıracaktır diye umut ediyorum.         

Yasemin Tezgiden Cakcak: Necla Hoca’ya katılıyorum. Öğretmenlerin teknisyenleştirilmesine, vasıfsızlaştırılmasına ve değersizleştirilmesine karşı öğretmenlik mesleğinin önemini, entelektüel ve profesyonel bir meslek olduğunu savunmak, bu saldırının neoliberal düzenle toplumun yeniden biçimlendirilmesinin bir uzantısı olduğunun altını çizmek için açabileceğimiz karşı-hegemonya alanlarından söz edelim biraz da. Bana kalırsa Eleştirel Pedagoji dergisinin varlığı, duruşu, sorunu problematize etmekte, bir okul rolü üstlenmesi başlı başına bir alan yaratıyor. Belki derginin hegemonya karşıtı alanını nasıl genişletebileceğimizi ve başka hangi mecralarda etkili olabileceğimizi konuşmalıyız. Sonra dergimizin her yıl düzenlenen Uluslararası Eleştirel Eğitim Konferansı ile kurduğu bağ da başka bir önemli alan.

Necla Doğan: Ne yazık ki günümüzde -belki post-truth çağının bir özelliği de diyebiliriz- hegemonya alanı yaratmak ya da hegemonik bir söylem oluşturmak, o söylemin doğruluğundan çok, ne kadar sıklıkta tekrar edildiğiyle ilişkili hale geldi. Burada ’doğru’yu iki anlamıyla; hem içerik olarak doğruluk hem de bir şeyin toplum açısından doğru ve iyi olması bağlamında kullanıyorum. Çağın anti-entelektüalizmi ve postmodern akıl yürütmeler nedeniyle, bizler her iki anlamı açısından da doğruyu söylemek konusunda oldukça mevzi kaybettik. Adaleti, eşitliği sağlayacak bir toplum için yönümüzü, sınırlarımızı, ölçülerimizi yitirdik. Öğretmenlerin teknisyenleştirilmesi, vasıfsızlaştırılması, değersizleştirilmesi de kaybettiğimiz önemli mevzilerden biri. “Öğretmenlerin yarım gün çalışıp yarım gün yattığı”, “hak etmedikleri kadar tatil yaptıkları”, “hak etmedikleri ücretler aldıkları” vb. söylemlerle başlayan süreç, zamanla toplumun büyük kesiminin kabul ettiği hegemonik bir bilgiye dönüştü. Bu hegemonya sayesinde öğretmenlerin iş güvencesi yok edildi, özlük hakları tırpanlandı, mesleki özerklikleri ellerinden alındı ve sonuç olarak sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik uygulamaları meşru bir görünüm aldı. Bu hegemonyaya, bir karşı-hegemonya yaratmak için sözümüzü çoğaltmak, ‘doğru’yu daha sık ve daha yaygın biçimde dile getirmemiz gerekiyor. Bunun için Eleştirel Pedagoji Dergisi önemli bir alan yaratıyor. Ancak maalesef öğretmenlerin bu alana ulaşımı oldukça sınırlı. Bu nedenle Uluslararası Eleştirel Eğitim Konferanslarının yanı sıra ulusal kongre/konferans/panel vb. etkinlikler planlanabilir. Dergi-okuyucu ilişkisinin yanı sıra, öğretmenlerin aktif katılım sağladığı, özneleştiği alanlar yaratılabilir.         

Fevziye Sayılan: Neoliberal istihdam rejimi ile öğretmenlik bir meslek olarak çok parçalı bir hal aldı. Kadrolu, sözleşmeli, ücretli gibi adlar altında öğretmenler birbirine rakip olarak aynı okullarda, aynı alanlarda aynı işi yapıyorlar ancak gelirleri ve statüleri yani çıkarları açısından farklı gruplara ayrılmış durumdalar.  Bu noktada dergi ve eleştirel söz önemli elbette.  Farklı statüdeki öğretmenleri bir araya getirecek söylemin kurulması için eleştirinin ortaklaşmasını sağlayacak politik müdahaleye de ihtiyaç var. Bunun için söz ve söylem kurmak gerekiyor. Ortaklık için nereyi ve neyi işaret ediyoruz, bunu biraz konuşalım diyorum. 

Yasemin Tezgiden Cakcak: Fevziye hocam ben de tartışmanın buraya evrilmesini umuyordum. Ama ne yazık ki kahveler bitti. Bir dahaki sefere buradan devam edelim.  

 

 



392 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın